...ZuLaMDaN...

‘Modern’ mi ‘iyi’ mi?

4/5/2009 -Kategori: Siyaset Bilimi

Başta resmi olanı olmak üzere, Türkiye’nin siyasi söyleminde ‘modern’ sıfatı genellikle olgusal bir durumu değil de ‘olması gereken’i tanımlamakta kullanılmaktadır. Bir şeyi ‘modern’ olarak nitelemekle onun aynı zamanda ‘iyi’ olduğunu da belirtmiş oluyoruz. Böylelikle, modern düşünceler, ilkeler ve kurumlar tanımı gereği ‘iyi’ olmakta ve ahláki tartışmanın dışında kalmaktadır.

Oysa, zihinsel ve kültürel olarak içine ‘gömülü’ olduğumuz için farkında olmasak da, modernlik insanlık tarihinde oldukça yeni ve ‘tesadüfi’ bir durumdur. Elbette modernliğin ahláki tercihlerimizin ürünü olan unsurları da vardır. Ama mesele şu ki, çoğumuz, tamamen tarihsel tesadüfün ürünü olan kimi düşünce ve kurumların aynı zamanda ahláki olarak da ‘iyi’ olduklarını düşünme eğilimindeyiz.

Esas itibariyle ‘Aydınlanma’nın etkisi altında oluşmuş bulunan modernist zihniyetin dış dünyaya ilişkin temel kabulü şöyle özetlenebilir: Akıl sahibi bir varlık olarak insanoğlu fiziki evren gibi beşeri veya toplumsal dünyayı da eksiksiz bir şekilde kavrayabilir. Varoluşun yasalarının bilgisi sayesinde toplumsal dünyanın da sırrını çözebilir ve dolayısıyla onun işleyişine güvenle müdahale edebiliriz. Aklımızın beşeri gerçekliği ‘iyi’, ‘adil’ ve ‘doğru’ ilkelere göre yeniden düzenleme konusundaki kapasitesinden şüphe etmemeliyiz.

Modernliğin siyasi tasavvurunun temelinde ise ‘birlik’ düşüncesi yatmaktadır. Nitekim, toplumsal örgütlenmenin en ‘iyi’ biçiminin güçlü ve merkezi bir ‘siyasi birlik’ şeklindeki örgütlenme tarzı olduğu genellikle kabul edilmektedir. Bununla tutarlı olarak, yönetilenler veya halk da benzerliklere dayanan, türdeş bir toplumsal formasyon olarak, bir ‘ulus’ olarak tasarlanmaktadır.

Bu çerçevede ulusa -ve dolayısıyla devlete- sadakat başka her türlü (dini, kabilevi, akdi veya gönüllü) sadakatten üstün görülmektedir. Böylece aile, cemaat ve etnik topluluklar gibi gruplar karşısında siyasi aidiyet ve kimlik ahláken ‘üstün’ sayılmakta, bütün bu ‘aşağı’ kimliklerin ‘üst’ siyasi kimliğe tabi olması istenmektedir. Aynı anlayışın bir sonucu olarak, farklılıklar modern devlet için bir tehdit olarak görülmektedir.

Modern devletin yönetilenlerin ‘rıza’sına dayanması gerektiği düşüncesi, demokratik ‘Tanrı-Devlet’in toplum üzerindeki tahakkümünü bir bakıma maskelemektedir. Devletin bir ‘sosyal sözleşme’nin ürünü olduğuna ilişkin modern düşünce de bunu kolaylaştırmakta; böylece devletin kendi rızalarının ürünü olduğunu ve ‘toplumun iyiliği’ için faaliyet gösterdiğini düşünen insanların bu mütehakkim otoriteye itaati garanti edilmektedir.

Modern ulus devletlerin başka bir özelliği uluslararası düzenin temelini, ‘egemen’ politik birimler olarak ulus devletlerin oluşturmasıdır. Egemenlik ise devletlerin kendi tebaaları üzerinde sınırsız hüküm yürütme yetkisine sahip olmaları demektir. Başka bir ifadeyle, devletlerin uluslararası hukuk bakımından egemen sayılmalarının asıl önemi, bunun onlara kendi ‘iç işleri’ni serbestçe düzenleyebilme, kendi halkları üstünde dilediğince tasarrufta bulunabilme yetkisi vermesindedir. Ayrıca, modern devletlerin ana yönetim ilkesi ‘hukuk devleti’ yerine ‘hikmet-i hükümet’tir. Devletin devlet olarak varlığı, nihai tahlilde, bireylerin ‘doğal haklar’ından da ‘toplumun refahı’ndan da önce gelir.

Nihayet, modern devlet Weberyen anlamda ‘akılcı’ biçimde örgütlenmiştir. Bunun bir anlamı da devletin düzenleyici bir otorite olmasıdır. Modern devletlerde düzenleme eğilimi kamu alanını aşarak sivil toplumu da kuşatan bir perspektif içinde yürümektedir. Toplum hayatının akla gelebilecek hemen hemen her yanını katı kurallara bağlama ve böylece birey ve grupların özgür hareket alanını gitgide daraltma eğilimi modern devletin karakteristiklerindendir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tipik bir örneğini oluşturduğu bu modelin tartışmasız ‘iyi’ olduğunu varsaymak, bana öyle geliyor ki, insanoğlunun ‘iyi’ arayışını, en hafif deyimiyle, hafife almaktır.

Mustafa Erdoğan

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Anne Sevgisi Eksikliği Gençleri 'Şıpsevdi' Yapıyor

20/4/2009 -Kategori: Saglik

Çocukluk yıllarında anne sevgisinden mahrum kalan gençler, üniversite yıllarında çok çabuk âşık oluyor, kendisine ilk ilgi gösteren karşı cinsten bir arkadaşının peşinden çok çabuk gidebiliyorlar.

Gençler, çok defa içlerinde duydukları "anlık" mutluluğun gerçek sevgi olup olmadığından habersiz, ilgi ve sevgi gördüğü kişilerin peşinden, pembe hayallerle yola çıkıyorlar. Halbuki çocukluk yıllarında doyurulmamış anne sevgisi, kişinin bir ömür boyu sevgiye muhtaç yaşamasına sebep oluyor. Kız ya da erkek fark etmiyor, anne sevgisi çocukluğun ilk yıllarında hayati önem taşıyor. Çocuk, özellikle ilk yedi yılda "doya doya" anne "sevgisini" ve "ilgisini" aldı ise hayatının geri kalan kısmını emin adımlarla ilerleyebiliyor, neyi neden istediğini iyi değerlendirebiliyor. Ancak, çocukluk yıllarında yeterince alınamayan anne sevgisi, bir ömür boyu kişide kendi yokluğunu hissettiriyor. Şefkat hissi ile örülü karşılıksız bir sevgi olan anne sevgisinden mahrum yetişen gençler, özellikle ergenlik çağından itibaren içlerindeki bu boşluğu doldurabilmek için o adresten diğer adrese koşma ihtiyacı hissediyorlar. Halbuki vaktiyle eksik kalan anne sevgisinin, hayatın geri kalan kısmında asla giderilmesi imkânsızdır. O sevgi "çocukluk yıllarında" ve "sadece anneden" alınmaktadır. Vaktinde ve yeterince alınmadığı takdirde yeri bir ömür boyu boş kalacak bu sevgi gençleri imkânsız bir sevgi arayışına itiyor.

Anne sevgisi eksikliğinin yol açtığı "sevgi açlığı" erkek ve kız çocuklarda aynı şekilde kendini göstermekte; ilgi ve sevgiye muhtaçlık ve fakat kendisine yönelen hiçbir sevgiden tatmin de tatmin olamama. Anne sevgisinin önemi bu kadarla da kalmıyor. Çocukluk çağında anneden yeterince ilgi ve sevgi görememiş gençler yetişkinlik çağında "sevme engelli" olma riski ile karşı karşıya bulunuyorlar.

"Sevme engelli" hali nedir?

Kişinin kendisinin sevgiye ve ilgiye aşırı ihtiyaç duyduğu halde, kendisinden sevgi bekleyenlere de yeterince sevgi verememe halidir. Ya da, kişinin peşinde koştuğu insandan sevgi ve ilgi görmeye başlaması durumunda, gördüğü bu sevgiden bir süre sonra bıkıp uzaklaşma isteğinin ortaya çıkması halidir. Çünkü böylesi durumlarda aranılan şey karşı cinsin sevgisi ve ilgisi değil, içinde yokluğunun acısını hissettiği anne sevgisidir. Bir yandan sevilmeye olan aşırı ihtiyaç, diğer kendini seven kişilerden bir süre sonra "bıkma" ve "uzaklaşma" isteği, anne sevgisinin yokluğunun en önemli dışa vurum halidir.

Kişi kendisi ile yüzleşebilmeli

İnsana verilecek en büyük ceza sevgisiz bir ortamda yaşamaya zorlamaktır. İnsan sevgiye muhtaçtır, daha da ötesinde sevmeye de muhtaçtır. Sevilmeye ve sevmeye olan ihtiyaç gayet normaldir ve insan olmanın gereğidir. Ancak burada gençlerin dikkat etmesi gereken hayati nokta, eğer "sevgide doyumsuzluk"sa, işte bu alarm zillerinin sesidir. Kişi kendi eksikliğini, kendi dünyasını ve hatıralarını yoklayarak bu sevilme ve ilgi görme ihtiyaçlarının nedenlerini mutlak suretle öğrenmelidir.

Adem Güneş Uzman Pedagog

Ebeveyn sevgisinden mahrum olanlar, çocukları ile iletişim kuramıyor

Annesinden yeterince sevgi alamamış kişiler, kendileri anne ya da baba olduklarında kendi çocukları ile aralarındaki sevgi bağında da sorunlar yaşama ihtimalini taşımaktadırlar. Yapılan terapi görüşmelerinden net bir şekilde anlaşılmaktadır ki; çocukluk yıllarında anne sevgisinden mahrum büyüyen kişiler, kendisi anne veya baba olduklarında çocuklarına karşı "sınırsız ve karşılıksız sevgi" vermekte zorlanmaktadır. Çünkü, çocukluk yıllarında doyurulmamış anne sevgisinin bilinçaltında oluşturduğu rahatsızlık, kendi çocuğuna aynı kaynaktan sevgiyi vermeye çalıştığı sırada, kişiyi, çocukluk yıllarına götürmekte, sevgisiz kaldığı dönemleri hatırlatmakta ve o günlerin su yüzüne çıkmasına neden olmaktadır. Böylesi bir hali bilinçaltında hissetmek, kişiyi huzursuz etmektedir.

 

Adem Güneş

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Başbuğ'a "Siyasi" ve "Akademik" Bir Cevap

Yasemin Çongar


Orgeneral Başbuğ’un Harp Akademileri’nde yaptığı, ama dokuz kanaldan canlı yayınına izin vermekle bütün Türkiye’ye seslenmeyi hedeflediği iki saatlik konuşmasını, esas olarak “sivil-asker ilişkileri” konusundaki “akademik” tezi üzerinden eleştirmek istiyorum.

Bu eleştiriyi, aşağıda “Neden Huntington değil” başlıklı beşinci maddede bulacaksınız.

Ama önce nispeten yumuşak tonuna, içerdiği “demokrasi” kelimelerine ve geçmişteki konuşmalarına kıyasla “tehditkâr olmayan” bir üslup taşımasına rağmen, Başbuğ’un konuşmasını neden esas itibariyle olumsuz bulduğumu dört “siyasi” başlıkta kısaca anlatmaya çalışayım.

1) NEDEN “DEMOKRATİK” DEĞİL

Lafı dolandırmaya gerek yok: Başbuğ’un dünkü konuşması, asker-sivil ilişkilerini demokratik bir çerçevede yürüten herhangi bir ülkede yapılması imkânsız bir konuşmadır.

Demokrasi, üzerinde üniforma, omzunda yıldızlar, emrinde yüz binlerce asker ve tonlarca ağır silah olan bir subayın, askerliğin çok net çizilmiş sınırları dışındaki hiçbir konuda kamuoyuna yönelik konuşmalar yapmasına izin verilmeyen bir rejimin adıdır.

Bir demokraside, genelkurmay başkanı çıkıp Anayasa’nın nasıl değiştirilip nasıl değiştirilemeyeceği, muhtemel bir “af” düzenlemesinin sınırlarının nasıl çizileceği, vatandaşlık tanımının ve sorumluluklarının nasıl anlaşılması gerektiği ya da dinin toplumsal hayattaki yerinin ne olması gerektiği konusunda görüş açıklayamaz.

Buna imkân veren bir düzen, demokrasi değil, olsa olsa “askerî vesayet rejimi”dir.

Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un, kendisini dinlemeye bazı demokrat yazarları davet etmiş olması da, demokrasiye sahip çıkan cümleleri de, “terörist” dediği insanların “insan” olduğunu teslim etmesi de, Mustafa Kemal’in “Türkiye halkı” ifadesini tekrarlaması da olumlu ama bu temel gerçeği değiştirmeyen ayrıntılardır.

Başbuğ’un konuşması “demokrat” bir konuşma değil, olsa olsa “ılımlı” bir vesayet konuşmasıdır.

2) NEDEN “ÇAĞDAŞ” DEĞİL

Başbuğ’un çağdaşlık ve çağdaş uygarlık kavramlarını çok sevdiğinden kuşkum yok.

Genelkurmay Başkanı, muhtemelen yaptığı konuşmanın da “çağdaş” olduğunu, “çağdaş” mesajlar verdiğini düşünüyor.

Ancak siyasi tezlerine ve toplumsal algısına sadece “modernite”yi referans alan bir konuşmanın 2009 yılında artık “çağdaş” sayılabilmesi mümkün değil.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Koşaner’in geçen yıl görevi devralırken yaptığı konuşmadan anladığım kadarıyla, “postmodern” kavramını düşman ilan etmiş olan askeriyemize, bugün artık postmodern bile değil, post-postmodern bir dünyada yaşadığımızı hatırlatmak gerekiyor.

Modernite, onaltıncı yüzyıldan yirminci yüzyılın başına kadar uzanan ve bugün en az yetmiş yıl geride kalmış bir siyasi-felsefi-entelektüel dünyayı tanımlar.

Modernitenin, başta “ulus-devlet” yapısı olmak üzere, Başbuğ’un konuşmasında ısrarla savunduğu birçok entelektüel ve siyasi tezahürü, bugün artık “çağdışı” olmuştur ya da olma yolundadır.

Avrupa Birliği gibi, egemenliğin devrine ve ulus-devlet işleyişinin büyük ölçüde son bulmasına yönelik bir kurumun tam üyesi olmak için çalışan bir ülkenin genelkurmay başkanının çıkıp ulus-devleti her vatandaşın savunması gerektiğini söylemesi, çağından da, çağının ürünü olan Avrupa Birliği’nden de ne denli uzak düştüğünün hüzünlü bir kanıtı olabilir ancak.

3) NEDEN “BİLİMSEL” DEĞİL

Bir konuşmanın, bir metnin “bilimsel” olup olmadığı, bilim adamlarından alıntılar içerip içermediğiyle belirlenmez.

Bilimselliğin ölçütü yöntemdir.

Bu bakışla, Başbuğ’un konuşması, içerdiği bütün o Weber, Montesquieu alıntılarına rağmen, dün onu dinleyen gazetecilerden bir bölümünün mikrofonlara söylediğinin aksine hiç de “bilimsel” değildi.

Çeşitli konularda tarihî ve siyasi analizler yapıp tezler ortaya koyan Genelkurmay Başkanı, Türkiye’nin bugününü ve geçmişini bilimsellikten uzak bir bakışla irdeledi.

Aynı zamanda bir iktisat profesörü olan yazar Mehmet Altan’ın konuşmanın ardından söylediği gibi, Başbuğ’un, Kürt meselesinden dindarlık meselesine, her türlü konuyu sadece siyasi bir bakışla, belirleyici nitelikteki sosyo-ekonomik olguları hiç ama hiç görmeden anlayıp açıklaması bilimsel bakış açısından ne denli uzak olduğunu gösterdi.

Nitekim, “Atatürkçü Düşünce Sistemi” adı verdiği Kemalizm’i, “Ne yapılacağını anlatan bir ideoloji değildir. Akla ve bilime dayanarak nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşüdür” diye tanımlaması Başbuğ’un çağdaşlık kadar bilimle ilişkisinin sınırlarını da çizdi.

4) NEDEN “TUTARLI” DEĞİL

Avrupa Birliği yolundaki bir ülkenin ilelebet “ulus-devlet” kalacağı hayalini içermesinden Türk ordusunun bu topraklardaki uygulamalarını, ABD ordusunun Irak ve Afganistan işgali sırasındaki uygulamalarıyla kıyaslamasına kadar, Başbuğ’un konuşmasında birçok mantıksal tutarsızlık vardı.

Generalin, Kürt meselesini 1984’te ortaya çıkmış gibi göstermesini ise konuşmasının tarihsel tutarsızlıklarına örnek verebiliriz.

Ya da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ayrımcı bir kadro politikasına sahip olmadığını söyleyen ve gayrımüslimlerin de milletvekili olabilmesi gereğinden dem vuran Genelkurmay Başkanı’na, “Niye o zaman Rum, Ermeni generaliniz yok? Niye o zaman dindar subayları tasfiye ediyorsunuz?” deyip sözleriyle uygulamaları arasındaki tutarsızlığa işaret edebiliriz.

Ama bence Başbuğ’un en büyük tutarsızlığı, bir yandan Samuel Huntington’ın sivil-asker ilişkileri yaklaşımını benimsediğini söylerken, bir yandan da bu yaklaşıma taban tabana aykırı davranması, askerin söz hakkını askerî konularla sınırlayan Huntington’a ihanet etmesiydi.

5) NEDEN “HUNTINGTON” DEĞİL

Öte yandan, Başbuğ’un demokratlıkla ve çağdaşlıkla uyuşmayan ana mesajlarından biri de Huntington’ın tezini sahiplenmesiydi.

Zira Huntington’ın bundan yarım asır önce yayımladığı Asker ve Devlet kitabı, sivil-asker ilişkileri üzerine çalışanlar için bir klasik olsa bile, bugün artık demokratik teoride benimsenmeyen temel yaklaşımlar içeriyor.
Huntington, bu kitapta, sivil-asker ilişkilerinin özünde bir çelişki barındırdığını reddeder. Sıkıntıyı, sivillerin askerleri denetleme yöntemlerinin yetersizliğinde görür. Bunu gidermek için de “objektif kontrol” dediği mekanizmayı önerir.

Mekanizmanın, Huntington’ın kafasındaki ideale uygun işlemesi, ordunun azamî profesyonelliğini gerektirir. Huntington’a göre, profesyonelliğin ölçütü, “sivillere tâbi” olmayı kabullenmektir. Ordu üzerindeki “objektif kontrolün” başarısını ise, sınırları iyi çizilmiş bir “işbölümü” garantiler.

Basitleştirirsek, sivil sivilliğini, asker askerliğini bilir.

Asker, sivilden gelen emirlere her zaman uyar, ama sivil de askere, askerî konularda özerklik sağlar; mesela, bir askerî harekâtın kaç askerle yapılacağı konusunda, askere emir vermez.

Başbuğ, dünkü konuşmasının başında işte Asker ve Devlet’teki bu temel tezlere sahip çıktı.

Oysa bu tezler, elli yılda birçok teorisyen tarafından delik deşik edildi.

Gene Lyons’ın 1960’larda Huntington’a karşı geliştirdiği “Ordu, tam anlamıyla profesyonel davranamayacak kadar siyasileşmiş, siviller ise, sonucu stratejik olan askerî kararları alabilecek kadar profesyonelleşmiştir” kabulü bugün demokratik ülkelerde revaçta.

Lyons’ın kabulünün temelinde, Huntington’ın önerdiği türden bir “özerkliğin” orduya asla tanınamayacağı, zira bunun, sivil iradeyi zayıflatacağı görüşü var.

Nitekim, “askerin tavsiyesini almak” ile “askeri, kendi alanında özerk bırakmak” arasındaki fark çok büyük ve Huntington’ın tersine, demokratik teori, bunlardan birincisinin “gerekli ve yeterli,” ikincisinin “sakıncalı” olduğunu savunuyor.

Ama öyle anlıyorum ki, Lyons’ın günümüz NATO ordularınca benimsenen bu demokratik yaklaşımı Başbuğ’a hitap etmiyor.

Genelkurmay Başkanı, Huntington’ın Batı’da artık sadece bir “klasik” olarak değer taşıyan ve sivil-asker ilişkilerinde belirleyici olma özelliğini çoktan yitiren tezlerini yeğliyor.

Yazık, çok yazık.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı